Yazar

tasavvuf yolu neden seçilir?

26-05-2020 22:46:08

Tasavvuf Yolu Neden Seçilir?

Bu yazacaklarım bir iç görü ve hayat gözleminden ibarettir. 

45 yaşındayım. Başta ailem olmak üzere Türk toplumu içinde çok farklı katmanlar arasında ilişki kurma fırsatım oldu. En yakınımdan örnek vereyim: Annem. 

Oldukça varlıklı bir ailenin kolej eğitimi görmüş kızıydı. Hayatı Ankara’nın kalburüstü ortamlarında geçti. 

Ta ki akademisyen olan babam vefat edip bir emekli maaşı ile iki kız çocuğunun yükü altında kalıncaya kadar. Bakarsanız bunun başına geldiği birçok kişiyi bulabilirsiniz. Ancak annem bu dönemi yaşadığı 40-70 li yıllar arasında hırçın, hatta edepsiz, dikkat çekmeyi seven ve narsist bir annenin kötü eğitimine maruz kalmıştı. 

Hayatı aşırı dayak yemekle yorulmasın diye yatağını toplamasına kadar bile izin verilmeyen iki uçlu, sıkıntılı ve dengesiz bir ortamda geçmişti. 

Annem aşırı baskıcı. Asla duygularını yaşayabilecek, sorumluluk alacak bir gelişme ortamına kavuşamadan 28 yaşında babamla evlenmiş. Babam da kıskanç ve baskıcı bir adam. Yorucu geçen 7,5 yıllık evliliğin ardından iki küçük kız çocuğu ve hiç bilmediği para sıkıntısıyla dul kaldı. 

Sene 78 ablam 7, ben 4 yaşımdayım. Kendi evimize 1 yıl sonra ayrıldık. Ablam 8 yaşındaydı. Tabii annemin rolü değişmişti. Hayatı boyunca gördüğü baskı ortamının ardından hayat ona ilk defa kendi kurallarını koyabileceği, ferah bir ortam sunuyordu. 

Ancak verilen kurala uymak ve itaat emek yerine baş olmak ve yol göstermeye hiç alışık değildi. Bu noktada nefsi ona bir oyun oynadı ve evin içinde kendine kural koyacak, kısıtlayacak ve yine dünyayı başına geçirecek bir canavar yarattı. 

8 yaşındaki ablama evin babası rolünü verdi. Her sıkıntısını onunla paylaştı, yemek yeme saatinden yıkanma gününe kadar her noktayı bu 8 yaşındaki çocuğun belirmesini sağladı. 

Küçük kız çocuğu annesine gerçekten çok sevdiği için onun kendisine biçtiği rol ona çok ağır gelse bile uydu. Çünkü başka bir noktada bu ortam çocuğun egosunun yaşından çok daha büyük bir hızla gelişerek, onu ezmeye başlaması demek oluyordu. 

Revnak yaradılış itibari ile hırçın bir çocuktu. Ölmeden önce babası ile arası iyi değildi. Babaya karşı geldiği için küçük yaşına rağmen dayak yediği bile oluyordu ve annesini çok seviyordu. O dönemde evde Revnak’ın annesi ve Berrak’ ın babası gibi anne ve baba çocukları paylaşmıştı. 

Annenin yanlış tutumu, Revnak’ a yüklediği aşırı mana ve sorumluluk onun çok genç yaşta bunalıma girmesine neden oldu. Ama her şeye rağmen evde rolünü oynuyordu. 

Bütün ev onun istediği şekilde yürüyordu. Annesine inanılmaz baskı ve şımarıklık yapıyor, hayatını burnundan getiriyor ve ne kadar sorun çıkarırsa karşı tarafın onu mutlaka hoş göreceği duygusuyla asla geri dönmüyordu. 

Annem hayatın kendisine verdiği hediyeyi reddetmiş, bağımsızlık, karar alma yetkisi ve sorumluluk alarak gelişme yerine tüm hayatını zehir edecek kadar basıcı ve sorun çıkarıcı bir çocuk yetiştirerek yine alıştığı nefsani daral noktasını yaratmıştı.

Hayatı ağır depresyonla geçti. Yaşamı boyunca başına gelen felaketlerin ki çoğunu Revnak yüzünden yaşadı. Daim olarak susmayı ve boyun eğmeyi hayatının tek düsturu bildi. Bugün çok ağır bir psikoz altında, ciddi ilaç kullanımına bağımlı ve yüzünde insanların görmek istemeyeceği bir tik ile hayatını yalnız başına geçiriyor.

Birçoğumuzun hayatı çok fark etmesek de benzer minvalde geçiyor. Sağlam bir karakter ve güçlü bir hayat düzeni ne yazık ki herkese nasip olmuyor. 

Buna sahip olduğunu düşündüklerimizin de sonlarına bakmak gerekiyor. Çünkü nefs öyle bir oyun ki. Altından tek başına kalkmak pek mümkün değil. Birçoğunun sığındığı namaz, oruç, sosyal yardımlar bile gerçek bir disiplinle bile uygulasanız insana Allah’ın rahmetine değil de kendi ibadet ve taatına güvenen bir insan yaratıyor. 

Esasında hepimiz kendi nefsimizin açmazında kendimiz sandığımız bir “ben” ile kendi çapraşık oyunumuzu oynuyoruz. Ne yazık ki birçok hayat hikayesinde oyunun bozulup gerçeğin ortaya çıkması yıllar alıyor. Kimisi gerçekle yüzleşebiliyor ve hayatında değişim yapabiliyor; kimisi oynadığı rolde etrafındaki ve kendindeki tüm çirkinliğe rağmen maskelerle hayatını devam ettiriyor. 

İnsan böyle bir varlık. Rabbini bulamazsa kendi nefsi yaratıklarını Rab edinip, kulluk ediyor. Bu para, mevki, çocuk, eş sevgili vs olabiliyor. İbadetlerin bu noktada yeri sanırım düzenli olması ve kişinin muhabbetle ve Allah’ a ibadet edecek samimiyette olması ile ilgili. Çünkü gönülde Allah sevgisi olan insan kendine karşı da samimi oluyor ve hayatın yalanları ile daha kolay yüzleşiyor.

Başka bir örnek (ki nefsin bu çeşit oyununun kurbanı çoktur), yine ailemden vereceğim: Bu hikâyede kişilik tam gelişemediği, çocuğun ebeveynden ayrılarak toplumsallaşması sağlıklı ve tam olmadığında çocuk kendine hayat olarak anne babasını aynısını örnek alabiliyor. 

Özelikleri hataları, hayal kırıklıkları ile benzer bir hayatı hiç farkına varmadan kendine kopya ediyor. 

Babam vefat ettikten sonra ki süreçte annemle olan negatif etkileşim, annemin baskıcı, aşırı sorumluluk yükleyen tavrı ile bunalan ablamda çok sonradan fark ettiğim şekilde kişilik gelişimi de sağlıklı olmadı. 

Aile yapımıza uygun olmayan bir evlilik yaptı ve annemin yaşında 10 yıldır aynı koşullarda devam eden evliliğini bizim benzer yaşlarında çocukları ile bitirdi. 

Çok garip bir biçimde anneminkinden çok farklı bir toplum yapısı içinde bulunduğu halde annem ile aynı nedenle (dul ve yalnız kadın olduğu için, korunmak amaçlı) çalışmadı, etrafındaki insanlardan annemin zamanında gördüğü baskıyı gördüğünü iddia etti yıllarca ki arada neredeyse 30 yıl vardı. 

Revnak annem 40 yaşına geldiğinde annemin o yaşta kurduğu cümleleri kuruyor, annemin yaptığı gibi evin sorumluluklarını almıyordu. Annem tüm sorumluluktan uzak kendine dikiş ve örgüden bir dünya kurmuştu. O da çocukları unutarak kendini bazı cemaat ve hayır işlerine verdi. Bu arada annemin tersine Revnak dindar bir kadının tüm özeliklerini gösteriyordu ama ne yazık ki sadece namaz kılmak ve devamlı oruç tutmak onda bir irade ve karakter gelişimi için yeterli olmuyordu. 

Bir büyüğümün söylediği gibi İslam’ın ilk 5 farzı olarak kabul edilen namaz, oruç, vs insanı sadece zeminde tutmaya yetiyor. İnsanın yükseklere çıkabilmesi, gerçek bir karakter oluşumu yaşayabilmesi, nefsinin gerçekleriyle tanışarak, bunun ötesine geçebilme başarısına ulaşabilmesi dünyada tek sistemde, İslam’ın ruhuyla yaşanabildiği tek sistem tasavvufla mümkün olmakta. Çünkü İslamiyet bir kurallar manzumesinden ziyade insanın potansiyelinde var olan kuvveti ortaya çıkaracak birçok disiplin içerir. 

Bunların kişiye özgü biçimde sistemli ve devamlı olarak tatbik edilmesi ile herkesin kendi İsm-i azamına bağlı olarak yaradılış potansiyelinin ortaya çıkarılması ancak bir mürşit ile olmaktadır. 

Yüzlerce yıl dünyaya hükmeden Osmanlı toplumu ve yönetim tarzının tek noktası Tasavvuf eğitimi ve tarikatlardır.

İnsan yaradılış itibariyle Allah’ ın isimlerinin tecelli noktası olmasından dolayı latif ve yüksek bir varlıktır. Varlığımızda mündemiç bulunan özellikler insanın tekamülü ile birlikte ortaya çıkmak ister. Ancak yaradılış kurallarının dışında yaşayan insan bu tekamülü yaşayamadığında hayat ona ne kadar varlık, zenginlik ya da statü getirirse getirsin bunalım yaşar. 

Bugün her türlü varlık, ün ve güç sahibi insanların ilaç, alkol ya da uyuşturucu bağımlısı olduğunu biliyoruz. Medeni olarak kabul ettiğimiz yaşam standardının yüksek olduğu batı Avrupa ülkelerinde çocuk istismarı, eşcinsellik, cinsel sapkınlık, uyuşturucu ve alkol bağımlılığı ve intihar en yüksek noktada seyretmektedir. 

 “Göklerdeki rızkınızı arayın” Bu sanırım bir ayette geçiyordu. “İnsanın nefsi bineğidir, ruhunu taşır” buyuruyor Hz. Mevlâna. Ruhunu unutan ve nefsini üzerinde taşıyan insanoğlu sahip olduğu tüm varlık ve güç ile yetinmeyi bırakıp iç dünyasındaki potansiyeli ortaya çıkaracak ve “gerçek hayat” ile hayat bulmasını sağlayacak bir EL i tutmayı tekrar öğrenmek zorundadır. Bu dünya git gide daha çok batağa saplanmakta. Eskiye göre özellikle gençlerde psikiyatrik rahatsızlıklarda neredeyse patlama olmakta. 

Âdemoğlu artık hastadır. Dünya hastasıdır. Bunun tek çıkış noktası da güvenilecek bir Mürşit eli tutmak ve söz dinlemektir.

Hayat garip bir muamma. Harikulade dizayn edilmiş bir bedende bize hizmet etmek için yaratılmış bir tabiatta ve tüm bunlar için bizden tevazu, itaat, müşahede ve aşk bekleyen bir Rabbi Rahîmimiz var. Allah’ı herkes sever ama tanıyamaz. 

Rabbi tanımak nefsi tanımaktan geçer derler, nefsi tanımak da bir teke yolundan. Dünya sandığımızdan çok daha sırlı, katmanlı, mucizevi, garip bir yer. Dünyanın gördüğümüz kadar olmadığını fark edemiyorsanız zaten tüm bu söylediklerimi yok sayın. 

Biz de birey olarak öyle yemek yiyen, tuvalete giden ve sevişen insanlar olmanın çok ötesinde farklı birçok duyu, bütünlük ve ihtişamla yaratılmış varlıklarız. 

Bu potansiyeli ortaya çıkarmadan ölmek çok yazık olur. İnanın bana…

Siz... Mutlaka bir mürşidin elinde tutun. AMAN DİKKAT... GERÇEK BİR ALAH ADAMI BULUN...VESSELAM.. 

Cevap Yazabilmek İçin Giriş Yap Yada Ücretsiz Kayıt Ol